“Tarım Devrimi”nin teknolojisi, “saban”dır. Tarım Devrimi’ni gerçekleştiren insanoğlu, “öküz”ü de sabana koşulmaya itaat edecek yönde evcilleştirmiştir. "Öküz", doğal ve özgür insanın hareketli yaşama ortamına uygun bir hayvanı değildir; doğal-özgür insanın işine pek yaramaz; özgür toplumun iktisadiyatında faktör olarak görünmez. Buna karşılık sulak verimli, çiftçilik yapmaya elverişli sahalarda oturan yerleşikler için önemli bir hayvandır. Yerleşik hayatın insanı, doğanın kendiliğinden sunduğuyla yetinmek yerine, ihtiyaçlarını karşılayabilecek olandan çok daha yüksek üretim düzeylerine ulaşarak “artı ürün” birikimini "öküz"le gerçekleştirmiştir. Bu “artı ürün” birikiminin artırılması ve garanti altına alınması ihtiyacı, sulama sistemlerini kurabilecek güce sahip “merkezi devletlerin” ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu merkezi devletler, hegemonyalarını sağlamlaştırabilmek ve artı ürün birikimini garantilemek için öncelikle “insanın” da “sabana koşulan öküz” gibi itaat edecek yönde evcilleştirilmesini amaçlamıştır. Bu amaç, bir yandan insan bedenini kontrol edecek düzeneğe sahip organize silahlı güçlerin (orduların), diğer yandan ise insan zihnini kontrol edecek düzeneğe sahip totaliter kültürel sistemlerin oluşturulmasına yol açmıştır. "Öküz Kültü"nün kültürel sistemler üzerindeki etkisinin tipik bir göstergesi Antik Yunan yazı sisteminde satırların "öküz sabanı"nın gittiği yolu izlemesidir: Bu sistemde "ilk satır sağdan başlamak üzere bir satır sağdan sola, bir satır soldan sağa doğru..." yazılmaktadır. İnsanı, “toprak temelli bir zenginleşme modeli”nin sürdürülebilirliğine hizmet edecek “itaat eden ve her tür değişime karşı çıkan nesneler” biçiminde kurgulayan, bir anlamda “insanı sığırlaştıran”, insan emeğiyle, ruhuyla hatta kanıyla beslenen bu toplumsal projeksiyon, “Geleneksel Ekonomi Politik” biçiminde kavramsallaştırılabilecektir.
Geleneksel Ekonomi Politik’’in ilk dönemlerinden itibaren, “Bir Çift Yürek”te anlatıldığı gibi “doğal ortam”la büyük bir uyum içinde “avcılık ve toplayıcılık”la geçinen, zihinsel ve bedensel açıdan sağlıklı ve özgür olan “doğal insan”, sağlıklı bezelye genleri gibi yok edilmiş; yerini “sabana koşulmuş öküz”den farkı kalmayan, doğal ortama yabancılaşmış, bedensel ve zihinsel olarak köleleştirilmiş, bireysellik dürtüleri iğdiş edilmiş bedensel ve ruhsal açıdan son derece zayıf, “ihtiyaçlarını karşılamak için merkezi devlete muhtaç” bir tür olan “yapay-bağımlı insan kurgusu” almıştır. “Yapay-bağımlı insan kurgusu”, doğal insan”dan farklı olarak, “ihtiyaçlarını karşılayabilmek için” kolayca “bireysel özgürlüklerinden” vazgeçebilen “sağlıksız mental kodlara sahip insan tipolojisi”dir.
"Sağlıksız Toplum"un dayanağı olan bu sağlıksız tipoloji, ilk ortaya çıktığı andan itibaren bütün politik, ekonomik ve sosyal ilişkilerini, hatta dinsel inançlarını dahi “ihtiyaç” üzerine bina edecektir. İhtiyacını karşılayabilmek ve artı üründen daha çok pay alabilmek için ikiyüzlülüğü, ihaneti, onursuzluğu, entrika ve dalavereleri, en kötüsü de beynini her geçen gün daha da işlevsiz bırakan ve küçülten "yalan"ı icat edecektir. Muhyiddin-i Arabi'nin ifadeleriyle ihtiyaçların karşılanması "deniz suyu içmek" gibi "içildikçe daha çok susatacaktır". Sonuç, günümüz iktisadının ve sosyal teorilerinin insan davranışını açıklamada temel aldığı gibi ihtiyaçların "sınırsız" bir nitelik kazanmasıdır. Bundan sonraki insanlık tarihi, “doğal-özgür insan” ile sınırsız ihtiyaçlar atağına giderek daha çok batan “yapay-bağımlı insan kurgusu” arasındaki çatışmaların tarihi olarak karakterize edilebilecektir. Bir diğer ifadeyle, bu, “özgürlük” ile “ihtiyaç” amaçları arasındaki çatışmanın tarihidir. Geleneksel Ekonomi Politik, artı ürünün sürekliliğini ve artırılmasını garanti altına alabilmek için, sisteme sadece ihtiyaçlarını karşılama güdüsüyle ve hem bedensel olarak hem de düşünsel olarak da bağlanmasını garantilemeyi amaçlamıştır. Bu amaç, öncelikle “insanın sığırlaştırılması”nı gerektirmiştir. Böylece, başlangıç dönemlerinden itibaren, “insanın sığırlaştırılması” süreci, sığırın (öküzün) tanrılaştırılması” süreciyle iç içe girmiştir. Bu süreçte, “Öküz Kültü” Antik Mısır'dan Hindistan’a neredeyse bütün kadim kültürler arasında bir “itaat kültü” biçiminde yaygınlaşmıştır.
“Öküz Kültü”, Sanayi Devrimi sonrası dünyada, “insanın makineye uydurulması süreci”nde de son derece etkili bir rol oynamıştır…. Geleneksel Ekonomi Politik ile Modern Ekonomi Politik arasındaki tek fark, “saban”ın yerini “makine”nin, "Tanrı"nın yerini "(büyük harfle) Akıl'ın, “öküz”ün yerini ise artık sadece bütün hayatı makine etrafında organize edilen bir üretim girdisine dönüşen “insan”ın almasıdır.Tarihsel süreçte, “doğal-özgür insanın, “öküzleştirilme” projeksiyonuna karşı çıkarak “Öküz Kültü”nün temelindeki totaliter kurumsal ve kuramsal düzenekleri parçalamayı amaçlayan “sağlıklı genetik vârisleri”, “günahkâr, ilkel, anarşist, büyücü, kâfir” gibi iftira ve ithamlarla yok edilmeye çalışılmıştır. Bu “öncü genetik varisler” içinde belki de en tanınanları ve tartışılanları Hz. Musa (a.s.), Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir.
İlahi dinler arasında "Hak" mefhumuna yer veren tek din olan ve toplumsal hayatı "can, mal, akıl, nesil ve din" haklarının korunması (ed-darurat-ul hams) ilkesi üzerine bina eden İslam'ın anahtarı, "kelime-tevhid", tek başına bir “doğal–özgür insan” olma çağrısıdır. “Kur’an-ı Kerim"in hemen ikinci ve en uzun suresi olan “Bakara (Öküz) Suresi”nin "elif (aleph, alfa)" harfi ile başlaması bu noktada çok anlamlıdır: Eski Sami (İbrani) alfabesinde "öküz"e karşılık gelen "elif (aleph, alfa)" (http://phoenicia.org/tblalpha.html), yazılışı itibarıyla "alfabe"deki bütün diğer harflerden unsurlar taşımakta, manası itibarıyla da "insanı hayvandan ayıran ilahî ruhu" temsil etmektedir. Bu noktada, insanın "ilahi" yönüne açık bir vurguyla başlayan Bakara Suresi'nin adeta manasını özetleyen 104. ayeti "Peygambere, bizi güt demeyin, bizi gözet deyin.” telkiniyle, insanların, bütün varlıklarıyla bağlı olduklara Hz. Muhammed (s.a.v.)'le ilişkilerinde dahi “öküzleşme güdüsünü” açıkça reddetmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Burada yüce peygambere (s.a.v.) de herkesin yeteneklerini, potansiyelini açığa çıkaracak bir "koordinatör", bir "denetçi" rolü verilmektedir. Dinsel inançlara en mesafeli olanların dahi her cenazede, her kabir başında okuyuverdiği İhlas Suresi’nde önemle vurgulanan “Samed” ismi, ölülerin değil canlıların ihtiyaçlarının "ancak Allah (c.c.) tarafından" karşılanabileceğine işaret ederek, ihtiyaçları karşılamak amacıyla özgürlükten vazgeçmenin, dünya otoritelerine boyun eğerek onursuzlaşmanın anlamsızlığına ve gereksizliğine işaret etmektedir. Ve “Rızkı veren Allah (c.c.)’tır!” inancının anlamı budur.. "Allah (c.c.)'tan korkun!" çağrısı yapan onlarca ayet ve Zümer (38), "Eğer Allah bana bir zarar vermek isterse, onlar O'nun zararını giderebilirler mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun rahmetini tutabilirler mi? De ki: "Allah, bana yeter." derken esasında "Başkalarından korkma! Başkalarından dilenme! Başkalarının cehennemini yaşama! Kendini yargılatma! Özgür ol! Özgür kal! Özgürlük için bedel ödemekten çekinme!" daveti yapmaktadır.
Bu "özgürlük teması" adeta, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hayatında, eylemlerinde ve sözlerinde somutlaşmakta, ebedî bir hayat bulmaktadır: En başta, bütün zaman ve mekân kısıtlarının aşıldığı Mîrac (namaz), bütün kaygıların, huzursuzlukların, korkuların kaynağı olan bireysel varoluş problemine getirilmiş en özgürlükçü, en kapsamlı ve en bireysel çözümdür. Çünkü her birey için her defasında yenilenme potansiyeli taşıyan özgün ve kaotik bir yolculuk olan "Mirac"ta (namazda) hem beden (somut-fiziksel bilgi: deneyim), hem akıl (soyut-metafizik bilgi: matematik) hem de ruh (aşk, coşku, heyecan, sezgi, keşif) vardır; bütün karmaşıklığıyla bireyin varoluş donanımı vardır. Hz. Muhammed (s.a.v.), bu bireysel varoluş donanımının harekete geçirilmesi önündeki bütün keyfi sınırlamaları paramparça edebilmek için "tüm yeryüzünü mescid ilan ederken", “tebliğ’in sınır tanımazlığını vurgularken”, "haramın sınırlarını (keyfi olarak) genişletmeyi yasaklarken", "iki günü bir olanı zararda sayarken", "özü araştırmayıp, sözü ve beyanı esas alırken", "kalpleri-niyetleri okuma'yı yasaklarken", "münafıkların kimler olduğunu bile gizlerken", "müslüman, (günah işleyebilir ancak) yalan söylemez!" derken, "gıybet, nemmamlık ve iftirayı" zemmederken, "dinde zorlama yoktur" derken, "her tür köleliğe karşı çıkarken," Rab (c.c.)'den "yaşama sevinci" dilerken, esasında her tür canlılığı ve neşeyi tüketen (ve bugünün bütün “siyasal partilerinin” ve “ulus devletlerinin” temeli olan )"ihtiyaç-rant ve güç" odaklı, "faydacı-hesapçı-ittifakçı-yargılayıcı-amaç yönelimli-uygunlukçu" doktrinleri reddederek, her tür bedeli ödeme pahasına bir "hak ve özgürlük çağrısı" yapmaktadır. "Bir eline güneş, bir eline ay konsa da davasından vazgeçmemesi", “güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmesi”, "fakirlerin zenginlere kibirli davranmasını sadaka kabul etmesi", "kendisine tabî olana zilleti yakıştırmaması" özünde “doğal–özgür insan” olmaya, harekete, eyleme, girişimciliğe bir çağrıdır. Çünkü "ahlâklı olmak, ihtiyaçlar için özgürlüklerden vazgeçmemek, yalan söylememek, onursuzlaşmamak, "öküz olmamak" demektir. Ve ancak "özgür" insanlar "ahlâklı" olabilme, yalan söylememe seçeneğine sahiptir. Ya da ancak "ahlâklı" olabilme, yalan söylememe seçeneğine sahip olabilmek, özgür olabilmek demektir. Ahlâklı olmak ve yalan söylememek, aklın özgürleşmesinin, insan beyninin işlevselleşmesinin ve gelişmesinin, dolayısıyla da her tür rekabet gücü artışının ve öngörülmedik zenginleşme fırsatlarının keşfedilmesinin ön koşullarıdır.
Bu çerçevede"özgür-ahlâklı" bir özne olabilmekle "itaatkâr-ahlâksız" bir nesne olma sorunu, şartları ne olursa olsun her bireyin karşı karşıya olduğu temel bir "seçim sorunu"dur. Çünkü, bu çağrının anlamlı ve evrensel olabilmesi, muhatabının fıtraten "doğal-özgür insan" olabilme (hak ve özgürlüklerini samana-ekmeğe tercih edebilme) potansiyeline sahip olmasını gerekir. Bilâl-i Habeşî (r.a.) örneğinde görüldüğü gibi fıtratının farkındalığına varanlar, köle dahi olsalar (bedelini ödeme pahasına) "özgürlüğü ve ahlâklı olmayı" seçebilme potansiyeline sahiptir. İnsan, koşulları ne olursa olsun, "ahlâklı olup olmamakla ilgili seçiminden tek başına sorumludur. Köleliği, ihtiyaçlarını, beklentilerini, korkularını ya da kaygılarını bahane göstererek, "viran olası hanede evlad-ü iyal var" diyerek bu seçimin sorumluluğundan kaçamaz.
Bu mesajı anlayabilmek için, bir kaç ayetlik Tin Suresi üzerinde durmak dahi yeterlidir: Tin Suresi'nde, Allah (c.c.)'ın üzerine yemin ettiği "incir (tin) ve zeytin", doğada hazır bulunan bezelyeden farklı olarak, insanoğlunun bütünüyle yerleşik hayata geçmesinden sonra bilinçli yöntemlerle yetiştirilen ve yerleşik uygarlığın zenginliğinin ve refahının sembolü kabul edilebilecek nebatattandır. Bir yandan, Allah (c.c.)'ın insan ihtiyaçlarını daha önceleri hiç bilinmeyen hatta bulunmayan yollarla karşılayabileceğine, zenginliğin her dönemde hiç bilinmedik ve öngörülemeyen kaynaklardan sağlanabileceğine işaret etmektedir. Diğer yandan, kendi yapay kurgusunu hayata dayatan yerleşik hayatın incir ve zeytin gibi kök saldığına işaret etmektedir. Bu süreç, yapay yerleşik hayat kurgusunun kökleşmesi ölçüsünde, "ahsen-i takvim" olarak yaratılan insanoğlunun doğal-özgür fıtratının bozularak toprağa dayalı bir zenginleşme modeli ve ihtiyaçları doğrultusunda "esfel-i safilin"e sürükleneceğini vurgulamaktadır. Sina Dağı üzerine edilen yemin, "esfel-i sefilin"e gidişatın, insanı "sadece toprağa dayalı bir zenginleşme modeline" tutsak kılan sefilleştirme (öküzleştirme) sürecinin, ancak Sina Dağı'nda vahyolunan On Emir'in yaptığı gibi "Öküz Kültü" parçalanarak (salih amelin önü açılarak) önlenebileceğini vurgulamaktadır. Bu sefilleşme sürecini engelleyebilecek yegane yol da "incirden, zeytinden ve Sina Dağı'ndan" hemen sonra üzerine yemin edilen "emin belde" kavramıyla ifade edilmektedir. Yerleşik hayata geçen insanın "öküzleşmesini" önleyecek, onu "ahsen-i takvim"e yaklaştıracak sistem, ancak beldenin emin olmasıdır. Bir beldenin emin olduğunun ölçütü de insanların kendilerini, can ve mallarını her tür keyfiyete karşı güvende hissetmeleridir. Bir diğer ifade ile "Hukukun Üstünlüğü'dür. Bu anlamda "emin belde"nin alacağı şekil herhangi bir soyut modele bağlı değildir; doğal-özgür bireylerin gönüllü eylemlerine bağlıdır. Bu noktada Kur'an, doğal-özgür insana samimi, hakkaniyeti gözeten eylemde (salih amelde) bulunma, kimsenin hakkını gaspetmeme, yalan söylememe çağrısında bulunur. Bu süreçte ihtiyaçları sadece "egemenlerin egemeni" olan Allah (c.c.) tarafından karşılanan, bildikleriyle eylemde (salih amelde) bulunurken (öküzden farklı olarak) bilmediklerini de öğrenen, her an yeni zenginleşme yolları-kaynakları bulabilecek yönde özgürce düşünebilen, hukuk güvencesi altında gönlünce (hiçbir dışsal zorlama-yönlendirme olmadan) eylemde bulunabilen "doğal-özgür bireylerin salih amelleri, herhangi bir aklın öngörebileceğinden çok daha karmaşık ve zengin içerikli, sosyal-kültürel-siyasal ve ekonomik boyutlarıyla sürekli evrilen bir sosyal düzenin oluşum sürecine katkı sağlayacaktır. Bu özgür, bu gönüllü, bu yalansız, bu ahlâklı, bu dost ve kardeş bireyler, Allah (c.c.)'ın yeryüzündeki egemenliğinin nişanlarıdır. Tıpkı, bütün insanların bir araya gelmeleri durumunda Kur'an'ın bir tek ayetinin benzerini başaramayacakları gibi, hiçbir akıl da, "yalan söylemeyen özgür insanların gönüllü eylemiyle" (salih amelle) oluşturulabilecek bu özgür toplumdan daha müreffeh, daha zengin, daha adil, daha karmaşık bir düzeni tasavvur dahi edemeyecektir. Daha da ötesi bu "özgür toplum", bu "emin belde" sınırsız mükafatların da kaynağıdır... Özgür ve ahlâklı insan, emeğinin karşılığını tam olarak (hiçbir sızma ve sızıntı ya da bozulma olmaksızın) hem bu dünyada hem de ahirette "çarpan etkisiyle" alacaktır. Herhangi bir "egemen"in belirli bir anda sadece kendi seçtiklerine (iktidar seçkinlerine) verebileceğinden çok daha fazlasını, egemenlerin egemeni olan Allah (c.c.), bu emin beldede bütün insanlara ve sınırsız olarak sağlayabilecektir. Bu çerçevede Tin Suresi, insanlara, büyük ölçüde egemen güçler tarafından tanımlanan "ihtiyaç kategorileri" ve mevhum bir "politik uygunluk kriteri" uğruna bizzat insan varoluşunu şekillendiren "doğal özgürlükleri ve haklarını" yadsımamalarını; sanal çıkarlar için hakikatleri örtmenin hiç bir anlamı olamayacağını telkin etmektedir.
İhtiyaçların esaretine karşı bir özgürlük yolu (tariki) sunan "İslam Tasavvufu", yerleşik hayatın dayatmalarına, dışlamalarına, ötekileştirmelerine ve yalnızlaştırmalarına karşı "doğal-özgür insan"ın heterodoks (kimseyi dışlamayan, tevhid ve vahdet çağrısına uygun olarak bütünleştirici, birleştirici, her tür deneyime ve farklılığa, hatta zıtlıklara açık) yaşama alanının en canlı ve çeşitli örnekleriyle doludur. Misal: Şehit Hallac-ı Mansur'un, son namazının abdestini kendi kanıyla alarak ödeme pahasına söylediği "Ene'l Hak", yerleşik toplumun değişmezliğe dayanan (lineer) doktrinlerini parçalayan ve egemen güçlerinin yüreklerine korku salan bir "özgürlük çığlığı"dır. Hacı Bektaş-ı Veli, kendinden "buğday" isteyen Yunus Emre'ye "nefes" vermeyi teklif ettiğinde, esasında ona "ihtiyaçların" esaretinden kurtulup "özgür olma" seçeneğini sunmaktadır....
Aydınlanma Çağı’nda benzer kavramlar David Hume, John Locke, Adam Smith, F. A. von Hayek gibi "Özgürlük Filozofları" tarafından geliştirilmiştir. "Özgür-doğal insan"ın bu “sağlıklı genetik vârisleri”, “Öküz Kültü”ne dayanan, bütün ayrıntıları-detayları yadsıyan, insanı kendi varoluşuna yabancılaştıran genellemeci-modern “insansız-mekanik zenginleşme modeli”ne yıkıcı eleştiriler yöneltmişlerdir. Çok yanlış tanıtılmasına rağmen, yerleşik ekonomik mekanizmanın ve üretim biçiminin insanın kendi varlığına yabancılaşmasına başkaldırısıyla, insanı kendi varlığına yabancılaştırmayacak bir üretim biçimine ve teknolojiye özlemiyle Karl Marks da bu sağlıklı genetik varisler arasına dahil edilebilecektir. “Sağlıklı genetik vârislerden” biri de Cumhuriyeti kurmadan “saltanatı” kaldırarak insanı itaate zorlayan geleneksel politik ve mental kısıtları parçalamayı, insanı özgürleştirmeyi, hakların farkındalığını artırmayı amaçlayan Mustafa Kemal‘dir.Ancak, bu “sağlıklı genetik vârisler”in “özgürlük çağrı”ları, “insanın öküzleştirilmesi”ne dayalı yerleşik zenginleşme modelinin ve “yapay-bağımlı insan”ın “genetik yapısı bozuk zihinsel kalıpları”nın içine kolay kolay (hatta belki de hiçbir zaman) nüfuz edememiştir. “Yapay-bağımlı insan”, bu “özgürlük çağrıları”nı her defasında terk ve/veya tahrif ederek adeta bilinçli bir seçimle “özgürlükten kaçış” yoluna gitmiştir. İnsanoğlu, “ihtiyaçlarını özgürlüğüne tercih ederek” her defasında hızla “Öküz Kültü”ne geri dönüvermiştir. Örneğin, kısa bir süre için Sina Dağı’na çıkan Hz. Musa daha “On Emir”le geri dönmeden, İbraniler, “altın" bir "buzağı heykeli” yaparak kadim dünyanın “Öküz Kültü’ne irtidat etmişlerdir. "Buzağı heykeli"nin "altın"dan yapılması, insanı zihnini köleleştiren "Öküz Kültü"ne dayalı zenginleşme modelini sembolize etmesi açısından özellikle manidardır. Hristiyanlık, İznik Konsülü kararıyla “doğal-özgür insan”ı yücelten bir din olmaktan çıkmış, esasında bir pagan olan Konstantin’i yücelten ve ilk “aziz” ilan eden, imparatora sadakati ve itaati kutsayan bir imparatorluk kültüne devşirilmiştir. Hz. Muhammed (S.A.V.)’den 30 yıl sonra, İslam’ın bireysellik ve özgürlük içeriğini karartarak, totaliter ve otoriter Emevi Saltanatı’na itaati yücelten, “emir sahiplerine itaati” kutsayan Eşarî yorumlar yaygınlaşmaya başlamıştır. Politik iktidar, mevhum bir kollektif çıkarı (mevhum bir dinin ve ümmetin yararını) gözeten “çoban”a, halk da “güdülecek sürü (reaya)”ye indirgenmiştir. Herkesi bütün farklılıklarıyla birleştirebilen dostluk-kardeşlik bağları parçalanmış, ortak ihtiyaçlar etrafında kurgulanan ittifaklar (kesişim bölgeleri) her tür özgünlük, özgürlük ve farklılaşma kırıntısını yoketmeye girişmiştir. Dinsel düşünceyi, Ibn Rüşd'ün hocası Ibn Tufeyl'in Hay bin Yakzan adlı çığır açıcı eserinde yaptığı gibi, "doğal-özgür insan"ın pratik aklı ölçeğine taşıyan, özgür insan aklının önemini vurgulayan Mutezilî ve Maturidî yorumların savunucuları hücrelerde çürütülmüş; özgür birey ve özgür akıl, politik güç odaklarının bilinçli seçimleriyle bu coğrafyadan sürülmüştür. Geride sadece "otoriteye teslimiyet ve itaat" kavramları etrafında posalaştırılmış, hayatın bütün yönlerini düzenleme iddiasıyla hayata abanan ve içeriği sadece hikmet-i hükümetin gerekleri doğrultusunda doldurulacak tahakkümcü bir çerçeve kalmıştır.
Böylece, özünde “güç ve iktidar sahiplerine karşı “özgür aklın ve bireysel hakların” savunuculuğunu yapan dinler, kısa sürede "sıradan insan"dan arındırılarak gücü ve iktidarı yücelten politiko-ekonomik doktrinlere devşirilmiştir. Orijinal öğretilerin zenginliğinin aksine sosyal hayat tek bir sembolle temsil edilecek ölçeğe indirgenerek basitleştirilmiş (genellenmiş, totaliterleştirilmiş), sıradan bireylerin ve onu kuşatan sosyal-politik ve ekonomik evrenin karmaşıklık ve belirsizlik potansiyeli en büyük tehdit ve düşman olarak algılanmıştır. Dinsel meşruiyetin kaynağına dönüştürülmüş sembollerin “azıcık” dahi dışına çıkılması durumunda “aforoz” mekanizmasının işlemesi, hiçbir kasıt olmaksızın bir konuşma esnasında “üç tel saç” görünmesinin büyük bir politik probleme dönüşüvermesi, “girişimcilik potansiyeli”nin ancak “ağanın, başkanın, liderin, vs." izniyle aktif hale getirilebileceği hurafesi hep bu “insandan arındırılmış”, totaliterleştirilmiş, basitleştirilmiş dinsel düzeneğin uzantılarıdır. Özellikle son dönemlerde bütün İslam toplumlarında belirli sembollere aşırı derecede abanılması, dinsel kimliğin ve aidiyetin sadece bu sembollere indirgenmesi, "dik durma " jargonunun giderek yaygınlaşması, kanaaatimce büyük ölçüde bu doktriner içeriksizliğin yol açtığı kaybolma korkusundan kaynaklanmaktadır.
Bu şekilde, “politik ve ekonomik egemenliklerin devşirilmiş dinsel inançlara dayandırılması doktrini”, hem Batı hem de Doğu hanedanlarda çok rastlanan tipik bir uygulama olup, doğrudan olmasa da dolaylı olarak “Öküz Kültü’nün sürdürülmesi anlamına gelmektedir. Çünkü, sürecin işleyişi ve ortaya çıkan sonuç aynıdır: Artı ürünün sürekliliğini ve artırılmasını garanti altına alabilmek için “kitlelerin itaatinin”nin garanti altına alınması. Böylece, “mental genetiği bozuk yapay-bağımlı insan kurgusu”, yine özgürlüklerine karşı ihtiyaçlarını yücelterek bütün “özgürlük manifestolarını”, kadim “Öküz Kültü”nün öngördüğü yönde bir “itaat politik kültürü”ne devşirivermiştir…. Nitekim, bu devşirme süreci, her tür inanç sistemine, felsefeye ve kavrama karşı halâ devam ettirilmeye çalışılmaktadır…. “Öküz Kültü”, farklı ideolojik, kuramsal ve kavramsal çerçeveler içinde servis edilse de, günümüz dünyasında da insan davranışını ve düşüncelerini belirleyen en temel referans kaynağı olmayı sürdürmektedir…. Hangi ideolojik çizgide olursa olsun, keyfiyetçi “iktidar seçkinleri”, statülerini ve meşruiyetlerini bütünüyle "rant-saman" peşindeki kitlelerin “Öküz (itaat) Kültü”ne olan inanç ve bağlılıklarından almaktadır.
Bu argüman, Türkiye koşullarında “sosyal demokrat”, “liberal”, “muhafazakâr”, “devletçi” ya da “milliyetçi” geçinen bir kısım politikadan geçinmeli tiplere bakıldığında dahi doğrulanabilecektir; yanlışlanması ise kanaatimce neredeyse imkânsızdır… İsmet Özel’in ifadeleriyle “geceyi ancak saatlerine bakarak anlayabilecek” kadar "doğallıktan uzaklaşan-yapaylaşan-kurgusallaşan" bu “kaypak ilgilerin ve zarif ihanetlerin insanları”, şehrin (yerleşik hayatın) “kaldırımlarda demokrat, otobüslerde dindar” kimesneleri, bütün sözde farklılık iddialarına rağmen ihtiyaçlarını kolay yoldan karşılayabilme uğruna kendilerine yakın gördükleri “iktidar seçkinleri” etrafında hızla organize olarak yerleşik düzene kolayca uyum sağlayabilmektedir. Bu “ihtiyaç” motivasyonu, Mustafa Kemal’in temelden karşı çıktığı saltanatın, her dönemde farklı formlar altında sürdürülmesine yol açmaktadır.
Yaklaşık bir yıldır bütün dünyada yaşanan, frekansı ve derinliği öngörülemeyen ekonomik kriz, “öküzün sabana ilk koşulduğu günden bu yana” süregiden, sadece “ihtiyaç güdüsü”yle hareket eden bu “yapay-bağımlı insan kurgusu”na dayanan, ihanete, entrikalara, ahlâksızlığa, yalancılığa ve onursuzluğa prim veren “Öküz (itaat) Kültü”nün ürünüdür. Ancak krizin derinliği ve yerleşik kurumların aczi, bu düzeneğin artık devrini tamamladığına; “yapay-bağımlı insan kurgusu”na dayalı bütün düzeneklerle birlikte ihanetin, entrikaların, ahlâksızlığın, yalancılığın ve onursuzluğun da tarihe karışacağına, “Öküz (itaat) Kültü”nün ve buna dayanan “iktidar seçkinleri”nin bütünüyle tasfiye edileceğine, insan aklının ve girişimciliğinin çeşitliliği ve sınır-tanımazlığı ölçüsünde çok yönlü ve sınırsız bir zenginleşme ve yeniden canlanma (ihya) sürecinin başladığına işaret etmektedir. Yaşananlar, beden ve akıl üzerindeki soyut-yapay kısıtlamaları parçalayarak , doğal-özgür insanı yeniden sosyal sistemin öznesi haline getirecek bir sürecin oluşum sancılarıdır… Ancak bu iki ucu keskin bir süreçtir... Her tür totaliter düzeneğin işlev dışı kaldığı belirsizliklerle malûl kaotik bir evrende, "her bir sıradan insan", hem tüm insanlığa sınırsız zenginlikler sağlayabilecek "fırsatlar"ın hem de her tür "tehdit"in kaynağı haline gelmektedir. Kur'an'ın son suresi de buna şöylece işaret etmektedir: Sıradan insanların bireysel ölçekte iç dünyalarını kemiren her tür şüpheyle, açıklanamayan risk kaynaklarından ve deforme (yapay-kurgusal) insanlardan gelebilecek her tür tehdit ve tehlikelerle başedebilmenin yegâne yolu bireyselliğin teşvik edilmesi ve her bireyde "içsel kontrol (otokontrol) mekanizmaları"nın geliştirilmesidir. Yoksa belirsizliklerle malûl kaotik sosyal evrenin ajanları olarak şiddetini giderek artıran terör, ekonomik kriz, organize suç ve doğal afetler gibi sorunlar yapay-dışsal örgütsel kurgularla (IMF, Dünya Bankası, BM vs.) ve dışsal kontrol mekanizmalarıyla önlenemeyeceği gibi tedavi de edilmeyecektir.
Bu noktadan hareketle toplanan G-20 ülkelerinin konuyu ele alış biçimi ve aldığı kararlar da ulusal ve küresel politiko-ekonomik kurumsal sistemin hayatı parselleyen, birbirinden bağımsız parçacıklara ayıran, etkileşime ve iletişime kapalı "soyut (ulusal ve uluslararası) egemenlik alanları ölçeğinde" değil, sınırsız etkileşime ve iletişime açık "sıradan insanlar ölçeğinde" ve sıradan insanların sunabileceği sonsuz "fırsatların önünü açabilecek ve tehditlerle başedebilecek esneklikte" yeniden yapılandırılması gerektiğine işaret etmektedir. Natura Facit Saltum...
http://www.adanafikirplatformu.com/ adlı site, sözde özgür düşünceyi ve yazmayı ilke edindiğini iddia etmesine rağmen, hiçbir gerekçe belirtmeksizin yukarıdaki yazımı yayınlamayı (ne demekse) uygun görmemiştir. Kamuoyunun takdirine sunulur.
1 yorum:
Kıymetli hocam,
Bu güzel yazı için çok teşekkürler. Zaman zaman Hayek vey Locke gibi liberal düşünürleri okuduğum hissine kapılsamda "Öküz Kültü" ve ayetlerin yorumu çok orjinal ve fakrlı bir bakış açısı sunuyor bizlere. Yazıda "öküz kültü"nün tekrar tekrar hayat bulmasının, bir doğa kanunu gibi sarih bir şekilde izah ettikten sonra,
"doğal-özgür insanı yeniden sosyal sistemin öznesi haline getirecek" cümlesinden umutlanmamız mı gerekiyor? Yoksa Orwell'in Hayvan Çifliği'nindeki Benjamin gibi mi düşünmek daha doğrudur.
Yorum Gönder